(1. Gün) Münih: Esmiyor Canım Vallahi Esmiyor


34 yıldır değişmeyen az huyum olmuştur. Biraz inatçılığım, bilmişliğim ve ukalalığım neredeyse hiç değişmedi diyebilirim. Bir de yolculuk yapmadan önceki gece uyuyamamam. Mümkün değil uyuyamam, ancak saat 4 gibi yorgunluktan bayılırım zaten 2 saat sonra da en geç uyanmak gerekir. Kendimi bildim bileli böyledir, hiç değişmedi. Yolculuk yapacağınız sabahlar bir değişik olur, bilmem size de olur mu? Yolculuğun kendine has bir kokusu olur. Ama arabayla olan ve uçakla olanın da birbirinden farklı olur. Havalimanına girmeden alanda son bir nefes çekmeyi çok severim içime... Bana dünyanın ne kadar büyük olduğunu hatırlatsın diye.

Yine uyuyamadığım bir sabahın köründe pek de bayıldığımı söyleyemeyeceğim Sahiba Gökçen'e giderken yolda uyandım. Pek huyum değildir, bir yere giderken bavul vermem aşağıya; yalnızca dönerken veririm. Ona göre hazırlarım ve kabine alırım. Çok da basit bir mantığı var kendimce, eğer bavul kaybolursa 5 günlük tatilin bir de onu arayarak geçmesin diye. Milano'dan gelen uçağın bagajının Monaco'dan çıktığını bilirim. Zaten Pegasus'u da pek gözüm tutmuyor bu aralar, hiç risk almadan yanımızda kabin tipi valizlerimiz tıpış tıpış kiosklara gittik. Pegasus haksız çıkartmadı beni, işimiz hallolmadı; diğer kioska gittik yine olmadı, oradan oraya derken kendimizi bir lounge atıp içebildiğimiz kadar kahve içtip bindik uçağa.

Beni en çok havalimanlarından şehirlere gitmek korkutur. Sanki yolu asla bulamayacakmışım gibi hissederim. Doğru bileti alamayacakmışım, doğru trene binemeyecekmişim gibi.. O yüzden yalnız olmayı hiç sevmem bilmediğim havalimanlarında. S Bahn diye tembih ettim kendime 8. line a bineceksiniz. O kadar sıkı tembit ettim ki şimdi kapatsam gözümü hala Münih metrosu geliyor önüne. Bilet kiosklarını da sevmem, çünkü arkamda sıra varken geri döndürülemez hatalar yapmama sebep olacakmış gibi gelir hep. Zannedersiniz ki böyle bir deneyim yaşadım daha önce, kendimi şehrin diğer ucunda buldum; yok bunlar da benim küçük ruh hastalıklarım.

Bilet pahalı kişi başı 11,70€, ama iki kişi olunca grup sayılıyorsunuz o zaman 21,30€ asıl saçmalık şurada 5 kişiye kadar da grup sayılıyorsunuz, yani 5 kişi de 21,30€. Yani kontrol edecek bir görevli olsa bilet almamış 3 gencin hayatını kurtarabilirdik. Ancak elbette bu modern Avrupa şehrinde metro dürüstlük ve güven üzerine kurulu olduğu için bizim biletimizi ne giderken ne dönerken kimse kontrol etmedi.

Ana tren istasyonu olan Hauptbahnof'ta indik. Hava 38 derece. Münih'teki otel yalnızca bir gece kalacağımız için iki ana sebebe göre seçilmişti. Elimizde bavullarla olabildiğince az yürümemiz ve ertesi sabah arabayı almaya yine istasyona giderken vakit kaybetmememiz. Ben ki tren istasyonu çevrelerinin tekinsiz olduğunu bilirim, nasıl böyle bir hata yaptım bilinmez. Önce bir Arap mahallesinden geçtik ve neredeyse iç içe geçmiş olan Türk mahallesinde otelimizi bulduk. Önce resepsiyonla İngilizce konuşmaya çalıştık, ama sonra bunun anlamsızlığını çünkü oteldeki herkesin Türk olduğunu fark ettik.

Avrupa, bu yıl sıcaktan gerçek anlamıyla kavrulduğu için ve gerçekten neredeyse hiç bir otel buna hazırlıklı olmadığı için Venedik'e kadar kaldığımız hiç bir otelde klima yoktu. Şimdi biz burada ESMİYOR diyoruz ya, siz bir de orayı görmeliydiniz. İki kişilik bir tabut büyüklüğündeki saunamızdan ayrılıp kuzenimin bize tavsiye ettiği yerlerden birine gitmeye karar verdik: Weisses Brauhaus. Bir pazar günü sessizliğinin içinden delirtici sıcaklardan yürüyerek ulaştık sonunda. Oturduk ve her şey normale dönmeye başladı... 12 günlük Alp turuna başlamıştık.

İnanılmaz bir şekilde, yurtdışında o ilk oturduğumuz masadaki ilk fotoğrafta hep böyleyim. Yorgunluktan kendimi de kaybetsem, sıcak da olsa ya da çok soğuk, yolunda gitmese de bazı şeyler koy önüme bir kadeh şarap ya da bira, az biraz domuz dünyanın en mutlu, en sakin insanına dönüşebiliyorum. Neyse ki durum karşı tarafta da çok farklı sayılmaz.

Yediklerimize bayıldığımı söyleyemeyeceğim, ama kötü de değildi. Biz açtık, hava sıcaktı, menüyü tam olarak anlamıyorduk. Doyduk ve sustuk. Ama bira... Ben çok bira seven biri değilimdir, ama içersem koyu bira içerim. Ve sanırım hayatımda içtiğim en güzel biralardan birini içtim: Karmeliten Kloster Dunkel. Mustafa da Tegernseer Hell içti, o da onu çok beğendi. Ve tabii ki ikimiz de kendimizinkinin diğerinden daha iyi olduğunu düşündük. Bu da demek oluyor ki neden hoşlandığınızı biliyorsanız burada mutlaka mutlu olursunuz.

Otele dönerken etrafa bakmaya çalışmamızın çok anlamsız olduğunu fark ettik, yapabildiğimiz tek şey ağaç gölgelerini takip edip olabilecek en hızlı şekilde otele ulaşmaktı. Otele girdik düşük wifi sinyalli saunamızda ter attıktan sonra duşa girip dışarı çıkmaya hazırlandık. Yine kuzenin tavsiyelerinden gittik bu sefer -ne mutlu bize- otele çok yakın olan Augustiner-Keller 'e gittik.

Uçsuz bucaksız bir bira bahçesi, yüzlerce kişi var dediğimde yanılıyorsam binlerce kişi var demektir. Beni o kadar büyük, o kadar kalabalık ve ilk defa gittiğim bir yere bırakın, kendi başıma tuvaleti bile bulamam; hatta kimseye soramam. Mustafa, benim yarıya kadar dolmuş korkmuş gözlerime baktı ve garsona nereye oturalım dedi: "Neresi boşsa." dedi adam, ama orada boş masa kovalamak bile başlı başına bir uzmanlık konusu... Garsonun yanındaki masa boşaldı; kendimizi güvene, arkamızı garsona alıp oturduk.

Hafif bir şeyle başlayalım dedik. Adını asla hatırlayamam (aramızda dil konusundaki yetenekli Mustafa, ben oryantasyon konusunda iyiyim, özellikle kaybolmadığım zamanlarda :) ) Şu yarısı limonata yarısı bira olan bira var ya o işte... Ondan söyledik... Mustafa dedi ki: "İşte bu! Bundan sonraki içkimi buldum, kesinlikle bu!"

1 şişe şarabı bir oturuşta içerim de 50'lik birayı içemem. 50'lik bira gelmedi zaten, 1tl'lik geldi, ama buna hazırlıklıydım. Biraz fazla ısınması ve bardağın benim kafama göre fazla büyük ve ağır olması dışında çok mutluydum. Hatta neredeyse az da olsa esiyordu.

Sosisimiz ve biramızla, gazı alınmış iki pamuk insana dönüştük. Belki yorgunluktan, belki açlıktan, belki gurbette olmaktandır, o pretzel var yaaaaaa... Hayatımızda yediğimiz en güzel pretzel gibi geldi bize. Dışı kıtır, içi yumuşacık... Güneş gitti, serinlik geldi (buradaki serinlikten kastım 30 derece gibi), bünyeye alkol girdi, Münihlilere kıskanç gözlerle bakmaya başladık sahip oldukları yüzünden...

Hava karardı, biz zaten yol yorgunu, otele dönme zamanımız geldi. Garip yollardan, sessiz sessiz kimse Türk olduğumuzu anlamasın diye hiç konuşmadan gittik otelimize, bizi otelde çalışan ve Türk olmayan 2 kişiden biri karşıladı. Aldık anahtarımızı girdik kutumuza.

Bir sıcak ki ama öyle bir sıcak ki uyumak ne mümkün... Kapı, pencere açık, yine de insanın derisini soyası geliyor hiç olmazsa bir kat daha soyunmuş olur diye. Yorgunluktan uyuyakaldık sonunda. Ben saat 3 gibi zıpladım yatakta, doğru mu duydum diye kalktım aşağı baktım; o sessiz ve karanlık sokakta bir kez daha yankılandı: "Dayııııı sana diyorum, bi çay daaa koyyim miiii?" Her şeyi hesaplamıştım, tren istsyonundan otele kaç adım olduğunu bile hesaplamıştım da Ramazanda Türk mahallesinde bir otelde kalmamayı hesaplayamamıştım. Onlarla beraber sahur yaptım; muhabbetlerine neredeyse ortak oldum; sonra saatimiz geldi: onlar namaza gitti ben yatağa...

*Bonus: Esmiyor Canım Vallahi Esmiyor

takıp edın 

  • Instagram Clean
  • w-facebook

baska ne var