(4. Gün) Cison di Valmarino: Bir Masal Diyarı

Bazı şehirler vardır, insan ömrünü orada geçirebileceğini düşünür. Her seyahatte diğerlerinin önüne geçen, insanın aklını başından alan, bir ömür orada yaşayabileceğini düşündüğü yerler vardır... Daha önceki turda beni de çok etkilese de Mustafa'nın aklını alan bir yer vardı, onu es geçmek olmaz: Bagnères-de-Bigorre. Nedir buranın kerameti bilemem, belki ruh halidir. Ama Mustafa'nın her fırsatta buraya geri döneceğim dediği bu şehirden bahsetmeden olmazdı.

*Fotoğraf bulursam hemen koyacağım eksik kalmasın :P

Aslında başka bir yerde kalacaktık, ama ben Venedik'te adam gibi bir 24 saat geçirebilelim diye daha yakında bir yerde kalalım istedim; tamamen rastlantı sonucu kendimizi burada bulduk: Cison di Valmarino. Meğer Kuzey İtalya'da bir Prosecco Rotası varmış, bu köy de o rotanın dibindeymiş. Ama olmasa ne fark eder... Prosecco içemesek ne fark ederdi... Bu ev, açık ara kaldığımız her yerden daha güzeldi. Hani hayalinizde bir kır evi vardır, her detayında sizin parmağınız olsun istersiniz. İçinde kendinizi gerçekten iyi hissettiğiniz, ev gibi hissettiğiniz bir ev. İşte burası orası. Başka insanların evlerini, hayatlarını kıskandığım olmuştur - yalan söylemeye gerek yok- ama burası beni çatlatan tek yer oldu. Öyle ki yolunuz oraya düşmese bile düşürün ve kalın bu evin çatı katında...

Kendimi dekorasyon dergisi yazarı zannetmem bittiğine göre devam edebilirim.

Tabi ki açtık, söylemem gereksiz... Barbara bizi öğle yemeğine gönderdi yakın başka bir köye:

Osteria A La Becasse

Buraya atfedilmiş görev büyüktü: Mustafa ilk defa İtalya'da gerçek "pasta" yiyecekti. Ve bizim için ne büyük bir mutluluk ki muhteşem bir yemekti. Tam bir yerel aile restoranıydı, garson çocuk aynı zamanda restoranın sahibiydi. Prosecco istiyoruz ne içelim dediğimizde isterseniz size bizim yaptığımızdan deneteyim dedi. Her Paskalya'da yaklaşık 200 şişe hazırlayıp kapatıyorlarmış. Dedesinin formülüyle... Olursa ne mutlu, bütün yıl onu içiyorlarmış, ama bazı yıllar tutturamıyorlarmış. Neyse ki biz tutmuş bir yılda gelmişiz, çünkü içimi çok keyifli bir prosecco col fondo'du... Yemek bitiminde limoncello ister misiniz diye geldi. Hiç bir zaman hayır demesem de çok da bayılmam limoncelloya çünkü çok kötülerini içmişliğim de vardır. O kadar az şekerli, o kadar limon kokulu ve içimi rahat bir limoncello içtiğimi hatırlamıyorum. Ben yaptım dedi, bakın şu limon ağacının limonlarından...

Anlayacağınız gibi tamamen bir rüyanın içindeyiz. Fantastik evler, dede tarifli proseccolar, ev yapımı bahçe limonlu limoncellolar, her taraf bağ, zaten herkes sarhoş...

Eve döndük, bu sefer akşam yemeği için nereye gidelim dedik; Barbara hemen ayarlamalar yaptı, elimize bir haritayla beraber yolda uğrayabileceğimiz "cantina" ların ve restoranın adresini tutuşturdu.

Ne yazık ki şarap tadımları için "cantina"ların saatlerini kaçırmıştık, biz de fotoğraf çekmekle yetinip bize önerdiği restorana gittik. Ama oraya gittiğimizde de saat akşam servisi için çok erkendi.. Ne yapalım diye düşünürken çılgınca bir yağmur başladı, ama nasıl bir yağmur... Yan tarafta "vinoteca"mız var dediler, köşeden köşeden gittik oturduk. Mustafa bir aperol spritz istedi, içti ve dedi ki: "Evet yeni içkimi buldum, bundan sonra hep bunu içeceğim!" (tanıdık geldi mi :) ) O spritzleri ben proseccoları yuvarlarken saat 19.30 oldu, sarhoş sarhoş gittik yemeğe oturduk. Yemek çok güzeldi, zaten Barbara bizi buraya "Çok yetenekli bir aşçı, daha insanlar fazla tanımıyor ama eminim ki bir gün çok ünlü olacak." diyerek yollamıştı. Bu da benim koyduğum isimle: Patlıcanın 5 Hali...

Dönüşle ilgili hatırladığım tek şey o delice sağanak yağmurun ve yolları bilmiyor ve görmüyor olmanın verdiği adrenalinin bizi ayık tutması... Bence İtalya, Fransa ve İspanya'ya her yol köşesine alkol muayenesi koysalar başka şeyden vergi almalarına gerek kalmaz...

takıp edın 

  • Instagram Clean
  • w-facebook

baska ne var