(10. Gün) San Sebastian: Kokotxa ve Sanat-Yemek İlişkisi

Aslında bir yanlış anlaşmadan başladı her şey... Ama sonuçta kendimizi Kokotxa'da bulduk. Bir öğlen en güzel meydanlardan birine, daha önce de bahsettiğim Santa Maria del Coro Bazilikası'nın karşısında. Tabi ki yine erken gittiğimiz için bizi kapıdan geri çevirdiler. Bence daha sevimli bir şekilde ifade ettiler bunu: "Ama erken gelmişsiniz!" dediler, yine de bu sefer Mustafa gıcık oldu bu duruma. Gittik meydanda bir taşın üzerine oturduk mecburen. Etraftaki çocuklu ailelere bakıp çocuklarına davranışlarından nereli olduklarını tahmin etmeye çalıştırken gördüm bu heykeli ve kalbimi çaldı demek yanlış olmaz sanırım :)

Sonunda 15 dakikamızı geçirdik ve 5 dakika rötarla restorana girdik. Daha kapıda aslında nasıl bir yemek yemek üzere olduğumuzun emareleri geldi. Çok genç ve heyecanlı bir ekiple karşı karşıya olduğumuz belliydi. Mekan çok sade döşenmişti ve büyük pencerelerden aldığı gün ışığıyla biz gittiğimizde şık ama rahat bir havası vardı.

Öncelikle: ne yiyeceğimizi bilerek gittik, yani süslü tabaklarda kasan yemekler yiyeceğimizi demek istiyorum. Ama asıl bilmediğimiz şey bu yemekleri tartışırken çıkacağımız yolculuktu.

Biz Pazar Menüsü tadımını tercih ettik. Önce fotoğrafları paylaşıp sonra yazısını yazacağım.

Gastronomi garip dönem yaşıyor. Samanla sapın birbirinden ayrılamadığı; iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın bir süre sonra anlaşılabileceği bir dönem. Aynen sanatta olduğu gibi ki gastronomiyi sanatla karşılaştırabilmek bile geldiği konum açısından aslında çok önemli. İnsanlığın başlangıcından itibaren varolan, değişen ve gelişen iki, birbirinin tamamen zıttı konu. Şu içinde yaşadığımız dönemi temel alırsak ikisi için de popüler olan ve elit olan olarak ayırabiliriz kanımca. Buradaki elit kelimesini çok doğru bulmasam da hem "yüksek sanat"ı hem de gurmeliği içine alan daha uygun bir kelime bulamadım açıkçası.

Başta söylediğim bu tür tabaklara karşıyız kısmını biraz daha açmak gerekirse: ben biraz daha ılımanım, göze de güzel gözüken farklı tekniklerle pişmiş yemeklerin tuvale çizilmiş gibi tabakta sergilenmesini seviyorum. Mustafa ise yerken şunu söyledi ve çok hak verdim: Ben neden neyi, neyle yemem gerektiğini düşüneyim ve yemek yerken kasılmaya başlayayım? Buna çok katılıyorum, ama bu aynı sanat zevki gibi çok kişisel bir tercih. Tıpkı benim Miro'yu sevip Mustafa'nın hep kendini tekrarladığını düşünmesi gibi.

Zaten bu değişen tabakların arkasından hep 1950 sonrası çağdaş sanat eserlerinden alınan ilhamlar çıkıyor, yani tam da sizi vezir de rezil de edebilecek bir dönem. Eserlerin sizde yarattığı dünyayı kabul edip başkalarına kendi dünyanızı anlatmayı denediğinizde muhteşem sonuçlar ortaya çıkabiliyor, oysa kopyalayarak anlatmaya çalıştığınızda o tabak, o yemek tıkanıyor. Sonuçta her aşçı aslında bir anlatıcı, kendi hikayesiyle sizin kalbinize dokunmaya çalışıyor. O yüzden ben bu altı boş tuvalimsi tabaklardan çok, ufak dokunuşlu, güzel malzemeli yalın tabakları seviyorum. 90 yaşında bir İtalyan teyzenin tek tek kapattığı tortellininin hikayesi benim için daha değerli. Bu da dinleyici olarak benim seçim hakkım diye düşünüyorum.

Sanatta uzun zaman önce gerçekleşmiş olan şey, yemekte şimdi oluyor. Değer kavramları değişiyor, bir üst tabaka, biz halk yerine seçimler yapıp yemeklere, mekanlara ve şeflere değer biçiyor. Ortalık tamamen karışmış durumda, kimin ne iş yaptığı hiç belli değil. Bloggerlar, yemek yazarları, yöneticiler, gazeteciler parmakla bir takım şeyler gösterip "Bakın! İnanılmaz değil mi? Muhteşem!" diyor, arkasından hemen oraya gidip hemen övgüler yağdırıyoruz. Kimse Guernica'ya bakıp da dürüstlükle "Ben hiç bir şey anlamadım bundan!" diyemiyor.

takıp edın 

  • Instagram Clean
  • w-facebook

baska ne var