(7. Gün) Bellagio: güzel, keyifli, şık ve gerçek

Bellagio'yu ilk kez dükkanda Solmaz Bey'den duydum. Bir masal gibi bahsetmişti Como Gölü'nün kenarındaki bu ufak kasabadan. Benim gibi bu denli dolaşmış, Milano'da her sıkıldığında trene atlayıp Venedik'e gitmiş biri için utanılacak ve affedilemez bir hataydı burayı bilmemek. Onun için ne olursa olsun rotamıza eklendi.

Costa'dan çıktık. Çok yakında babasını göreceğim; şimdi bakınca iki üç viraj işte diyeceğim hair pinleri geçip döne dolana Bellagio'nun yolunu tuttuk. Bana 1 günlüğüne gider misin deseler, hayatta gitmem. Olabilecek en zorlu yolu seçip Como Gölü'nün kıyısından tek yön geliş tek yön gidiş, kendini ortaya atan zavallı bisikletliler, ölümüne basan motorlular derken kimseyi biçmeden kendimizi yine bir kasabada, ama bu sefer Amerikalılarla dolu bir kasabada bulduk.

Bellagio üçe ayrılıyor, uçtaki ve asıl popüler kısım, bizim kaldığımız 15 dakika yürüyüş mesafesindeki kısım ve hiç görmediğimiz biraz daha ortalarda bir kısım. Otelimizi bulduk, Mustafa biraz ilerleyip park etti ben de resepsiyona gitmeye çalışma gafletinde bulundum. Kapıda diyor ki "Yooooo dostum bu saatte biz içeriz, şimdi git sonra gel!" ya da sadece 15.00'te açılacağını yazıyor da olabilir tabi.

Arabaya döndüm otel kapalı dedim, o arada bir yaşlı amca geldi bize bağırmaya başladı. "Ben hayır biz park etmedik otele geldik." desem de ve bunu italyanca desem de ikna olmadı yoldan geçen birine "Söyle onlara gitsinler otoparka park etsinler." dedi. "Otopark nerede?" dedim. "100 metre ilerde!" dedi yanındaki adama.

Çok güzel, bilgiler tam ama yol yok! Yumarı çıktık, indik, otoparkı bulduk. Amca bizi orada bekliyor. Meğer amca değnekçiymiş. Ama otoparkta yer yok! Bir abla tüm arabaların içinden bizi beğendi, gelin işareti yaptı. Çıktık sıradan abla arabasını çıkarttı, biz park ettik. Tüm sefil park yeri bekleyenlerin yanından havamızı ata ata geçtik. Yolda, yol dediğim zaten 100 metre, hepi topu 40 metre sonra bir bar bulduk. Ama gördüğüm anda aklım gitti. Taze sandviçleri, pastryleri, jazz radio çalması... Her şeyi gönlüme göre. Kocaman açtım gözlerimi, Mustafa "Burada oturalım mı?" dedi, sanki beni bıraksa sahil kenarına gidecekmişim gibi...

Bu arada barda oturup içen bir adam bana laf attı, ben ona geri laf attım. Bir şeyler aldık dışarı oturduk. Bir süre içtik, yedik, zaman geldi; valizlerimizi aldık. Otelimize gittik: Locanda della Maria, elbette biraz önce barda içip bana laf atan adam tam karşımda resepsiyondaydı. Zaten başka türlüsü düşünülemezdi. Her odası bir opera adı olan bu muhteşem odada bize Tosca düştü. Carmen'i biraz kıskandığımı itiraf edeyim. Klimamızı açtık, yeterince donma noktasına gelince odadan çıkıp amcayı bulduk ne yapalım diye sormak için. Akşam festival var dedi burada olun, bütün kasaba burada olacak. Tamam dedik ya da ben tamam dedim. Çünkü Mustafa'yı 38 derece güneşin altında kasabanın diğer kısmına yürütürken tam olarak ne düşündüğümden emin değilim. Göl kenarında bir yol var, hem de çok güzel bir yol; ama ne yazık ki özel bölge, eski bir şato. Yani ya oradan geçip günlük 13€ (yanılmıyorsam) vereceksiniz ya da paşa paşa dağ bayır, kaldırımsız ve gölgesiz yoldan yürüyeceksiniz. Bugün olsa iki kere düşünmem veririm, ama pintiliğim tuttu; vermedim.

Neyse ki Mustafa'yı restorana kadar sağ salim götürdüm, yedirdim, içirdim. Ama bunun bir de dönüşü var. Kasabada dolaşıyoruz ama her yerde perde asılmış gölge olsun diye. Öyle böyle bir sıcak değil. Mustafa'nın rengi kırmızıya dönmeye başladı. Eskiden alna yapıştırılan dereceler vardı bilmem hatırlar mısınız? Üzerinde maviden kırmızıya renk belirirdi. İşte tam olarak o 38 derece kırmızısını Mustafa'nın yüzünde gördüm, koşarak odaya atıp klimayı 15 dereceye ayarladım.

Bir şekilde akşamüzeri oldu. Giyindik nedir bu festival diye attık kendimizi sokağa... "Food karma" diye boşuna demiyorum. Gerçi bu sefer biraz saçma oldu ama bir insan İtalya'da kaç kere Amerikan BBQ festivaline denk gelebilir ki? Nedir bunun ihtimali yani?

Bundan sonrasında biraz otosansür uygulayacağım... Çok güzel ve komik bir hikaye de olsa fazla özele girdiğini düşündüğümden gecenin sonunun bir şişe proseccoyla (çünkü şampanyaya en yakın şey oydu) göl kenarında sonlandığını söyleyebilirim. Umarım hayatımız bizi hep dünyanın en güzel yerlerinden birinde elimizde bir şişe proseccoyla ve iki plastik bardakla mutlu edebilecek kadar güzel, keyifli, şık ve gerçek olur. Merak edenler fotoğrafın tamamı ve hikayenin devamı için Mustafa'nın instagramına bakabilir :)

takıp edın 

  • Instagram Clean
  • w-facebook

baska ne var