(5. Gün) Sauternes: Şarap Savaşları

Sauternes, sizin için bağların ortasındaki muhteşem şatoları ya da enfes tatlı şarapları, özellikle Chateau d'Yquem olabilir... Dünyanın en pahalı şaraplarından bazılarını çıkartan bu bölgenin karanlık tarafı benim için asıl bahsedilmesi gereken taraf... Ama baştan başlayalım değil mi?

Sabah ev yapımı reçeller, bahçeden toplanmış limonlar, tereyağı gibi kokan tereyağı ve fırından yeni çıkmış kruvasan ve ekmeklere açtık gözümüzü. Kahvaltıda yediğiniz reçellerin kapalı halde durduğu ve yanında bir para kutusu olan bölüm vardı. En küçük oğulları bir kaza geçirmiş, vücudunun ciddi şekilde kullanılmaz olduğu bir kaza, ama şimdi gitar çalmaya başlamış. O reçel paraları doğrudan onun eğitimine gidiyormuş.

L'Horta Kahvaltı

L'Horta Kahvaltı

Kahvaltı sırasında booking.com'un Türkiye için erişiminin olmayacağını öğrendik artık. Biraz konuyla ilgili geveledik. Onlar çok şaşırdı, biz göz devirdik, yuvarlanıp gittik. Sauternes yolunda mutlaka uğrayın dedikleri üç köy vardı. İkisinden geçtik, güzeldi ama bir tanesi gerçekten görülmeye değer. Biraz reçel alıyoruz, ben gizli gizli evin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum. Bir evin kaç anahtarı olabilir isimli eserim bu da :P

Keys

Casteljaloux' nun içinden arabayla geçtik. Saat 16.00'da Château d'Yquem'de tadımımız olduğu için yalnızca birinde durmaya karar verdik, ama diğerlerinin de içinden geçtik arabayla. Kesinlikle durulması gereken zaten Bazas'tı.

casteljaloux

Bazas

Görülmesi gereken işte bu sonuncusu: Bazas Muhteşem bir katedral meydanı var. Her ne kadar meydan otopark alanı olarak kullanılsa da etrafını saran ufaklı büyüklü restoranlar ve kafeler görülmeye değer.

Bazas Katedral Meydanı

Meydanda gözümüzün kestiği bir yere oturduk. Minicik bir yer: Le comptoir du Boeuf Pop. İçeri girip tuvaleti sordum, elinde çekiciyle adam bana döndü: "Bir saniye!" dedi. Tuvalet levhasını önündeki kapıya çiviledi: "Dün açıldık da, buyrun." dedi... Bir mart ayından beklenmeyecek derecede yakıcı güneşin altında bu sakin kasaba meydanında biraz oturduk.

Le comptoir du Boeuf Pop

Tamamen rastlantı sonucu kaldığımız Château Trillon'u bulmak için biraz dolansak da bir süre sonra şu kapıyla karşılaştık:

Chateau Trillon

Kapının ardında gördüğüm hanıma "Bizim rezervasyonumuz vardı." dedim, "Monsieur Deloubes şu an biraz meşgul hemen sizinle ilgilenecek!" dedi. Az sonra Monsieur Deloubes geldi, hiç ama hiç ingilizce konuşamayan hafif sert bir Fransız. Bizi odamıza yerleştirdi, 4 günde gaza gelmiş fransızcamla bir şekilde anlaştık. Bana "E fransızca bilmiyorum dedin her şeyi anlıyorsun." dedi. Bense "Sizin ingilizceniz yanında ben bakalorya geçerim." demek istedim, demedim.

Tadıma gideceğimiz Chateau d'Yquem'e çok yakın da olsak 15 dakika yürümekle 13 dakika şarap içip 2 dakikada arabayla gitmeyi tercih ettik, iyi ki de etmişiz. Önce bize iki ayrı oda tutmuştum, ancak bu aile odasının manzarasını görünce dayanamadım, burayı rezerve ettim.

Chateau Trillon

Chateau Trillon

Yola çıkıp Chateau d'Yquem'e gittik. Etrafta o kadar hiç kimse yoktu ki aradığımız yeri bulana kadar girmememiz gereken her yere girdik. Sonunda aşırı heyecanlı ve dünya komiği rehberimiz bizi buldu ve peşine taktı. Önce şato kısmına doğru yürümeye başladık hep beraber... Üç farklı yüzyılda, üç farklı mimari biçimle ve ekleme yapılarak bir avluya dönüştürülmüş olan kısma girdik. Fazıl Say burada konser vermiş, tur rehberimiz ne kadar heyecanlı olduğunu anlattı konserden önce...

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem
Chateau d'Yquem

Birbirinden bu denli farklı yapıların biraraya gelmesine bakmak bile çok keyifli... Büyülenmişçesine kulelere bakıyorum, üzerlerinde güneş saatleri. Kule hangi dönemde yapıldıysa üzerindeki güneş saate de aynı döneme ait... Gözlerim parıldar şekilde dolaşıyoruz. Çan kulelerini gösteriyorum rehbere: "Evet!" diyor. "4 kere çan çalar burada. İlki 8.30'da çalışma saati başlangıcında, ikincisi 12.30'da öğle yemeği başlandıcında, üçüncüsü 13.30'da tekrar çalışmaya başlama çanı ve 17.30'da

paydos. Bağbozumları dışında çalışma saatleri buymuş. Uzun yıllardır burada değişmeyen tek şey bu çan sesi dedi.

Not: Gerçekten yatay çekmem gerektiğini öğreneceğim... Az daha sabır...

O kadar güzel ki etraf, hayallerden hayallere koşuyor insan... Muhteşem bağlar, inanılmaz bir hikaye, sonunda vadedilen (tdk böyle yazılıyor diyor) dünyanın en pahalı şaraplarından biri...

Az daha güzel zaman geçirelim o zaman:

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Yavaş yavaş mahzene doğru ilerliyoruz. Sanırım tam da bu noktada 1593'ten bu yana her türlü zorluğu yenmiş olan Chateau d'Yquem'in hikayesinin nerede bittiğini öğreniyoruz. LVMH Group yani Moët Hennessy Louis Vuitton, yani benim için parasına para katmaktan başka bir işe yaramayan bu Fransız Holding'i 1996'da başladığı savaşı 1999'da kazanmış. Her durumda korkunç bir hikaye... Sondan başa doğru okumak isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz: Battle Over Chateau d'Yquem Ends With LVMH as New Owner

İşte böyle şeyler öğrendikten sonra, olayın tüm büyüsü kaçtıktan hemen sonra gerçekten kızgınlık ve yenilgi hissediyorum. Değeri olan her şeyin kapitalist sistemin bir parçası olabileceği üzerine dehşet bir yenilgi. Rehberi zorluyoruz biraz... Ezbere cümleler anlatıyor bize, satıldıktan sonra nasıl daha iyi oldu diye. Sonra peki eskiden nasıldı diyoruz :) İşte o zaman kendi anılarına, kendi kelimelerine dönüyor... Bir Fransız için benim hissettiğimden de büyük bir yenilgi olsa gerek hayatı boyunca kalpten bağlı olduğu iş yerini başkalarına teslim etmek...

Chateau d'Yquem

Önce ekranda bize Chateau d'Yquem şaraplarının neden bu kadar özel olduğunu anlatıyor rehberimiz. Sonra mahzene giriyoruz... Bir tasarım harikası olan o merdivenler olmasa da olur diyorum kendi kendime... Buranın ayakta kalması için yüzyıllarca uğraşmış onca insandan daha değerli ne de olsa o merdivenler...

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Chateau d'Yquem

Bunu sürekli olarak söylüyorum, ama deneyim her şeydir... Bu spesifik durumda ise bu kalp kırıklığı benim deneyimimin bir parçasıydı. Dolayısıyla benim en pozitif anımda gerçekleşmedi bu tadım. Tadım odasına girdik. İki tane Chateau d'Yquem tattık.

Chateau d'Yquem
C

Şu an hissedebiliyorum ki taşlanmak üzereyim. İçtiğim bir çok Tokaji, bu şaraptan daha fazla etkiledi beni. Belki de şu yüzdendir diye düşünüyorum: burada çok iyi bir şarap içmek üzere olduğumun farkındaydım ve beklentim ona göreydi. Oysa Macaristan'da Tokaji sipariş ettiğimizde neyle karşı karşıya olduğumuzu fark etmemiştik. Oradaki büyülenme hissi benim için daha değerli. Yanlış anlaşılmak istemem, Chateau d'Yquem çok iyi bir şarap ve eminim ki çok daha iyi rekolteleri de vardır. Elbette en konsantre biçimde elde edilmesi, bir asmadan ancak bir kadeh şarap çıkması çok etkileyici kabul ediyorum, ama o asmalar global bir şirkete hizmet veriyorsa aynı romantizmi gösteremeyeceğim açıkçası...

Hayat boyu hep tatil için para biriktiren biz, yatırımlarımızla bile asla bir şişe Chateau d'Yquem sahibi olamayacağımızı fark ettiğimizde:

Yanlış yatırımlar sonucu biz

Sauternes'in ana meydanında bir şarap dükkanı var, pek çok şarabı oradan bulabiliyorsunuz. Gidip oradan kendi çapımıza göre bir alışveriş yaptık. Şatomuza dönüp Monsieur Deloubes'yi aramaya başladım. Mutfaktan gelen sesleri takip ederek kendisini tek başına şarkı mırıldanır ve yemek yaparken buldum. Şaraplardan birini soğutmak için dolaplarını kullanıp kullanamayacağımız sordum, o da elimden şarabı aldı; şişeye baktı ve dedi ki: "Hımmmm... İyi bir ailedir!" Bunu güzel bir şarap seçmişsiniz anlamında mı, yoksa aile fertlerini çok severim anlamında mı söyledi bilemiyorum.

Bu arada etrafta muhteşem bir av köpeği dolanıyordu ilk geldiğimizden beri... Elbette hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde beni seçti sırnaşmak için. Bağların kenarında oturduğumuzda gelip kucağıma çıktı ve benimle bir selfie çektirdi. Bir tanesi hariç selfielerin hepsinde ben köpekten daha güzelim; ama konumuz köpek olduğu için onun benden daha güzel olduğu selfieyi koyuyorum :P

Chateau Trillon

Şarabımız artık soğumuştur diye düşünerek tekrar mutfağa gittim ama mutfak boştu. Ben de biraz etrafta dolanıp Monsieur Deloubes gelsin diye bekledim. Eminim yaza doğru çok daha keyifli olacaktır bu şato, ama şu haliyle bile çok güzeldi...

Monsieur Deloubes abicim, elinde yeni toplanmış kekiklerle bana doğru yaklaştı. Mutfağa girdi ve soğumuş şarabımızın yanında dört tane de soğutulmuş kadeh vererek kalbimizi çaldı...

Durmaksızın şarap içmekten zaten akşam yemeği saati geldiğinde artık sarhoştuk. Resimde gördüğünüz mini restoran bölümüne geçtik, resimde olmayan 6 kişilik bir masa daha var... Hepsi bu...

Chateau Trillon

Otel ve restoranda toplam çalışan sayısı 3! Monsieur Deloubes ve eşi, bir de etrafı temizleyen hanım. Bu kadar! Bir daha söylüyorum bu kadar! İnanılır gibi değil...

Elle yazdıkları bir şarap defteri var. Şaraplar oraya ekleniyor ve çıkarılıyor. Bir kaç tane defter var, menü yerine misafirlere bu defterlerden veriyorlar.

Garsonumuza (sonradan ev sahibemiz olduğunu anladığımız) ne yiyelim diye sorduk. Başlangıç için işkembeyi önerdi. Şimdi fotoğraflara bakarken yemeklerin ne olduğunu asla hatırlamadığım için Mustafa'yı aradım ve bu neydi, bu neydi diye sordum. İlk tabağımızın da işkembe olduğunu öğrenmiş oldum.

İşkembe

Sonra ana yemeklere geçtik ki ellerindeki tüm ana yemek çeşitlerini de yedik sanırım. Yemekler sayılırken veal's head dedi kadın ve ekledi: "This is Jacques Chirac's favorite food!" Sonra nasıl olduysa bir "Monsieur Chirac" muhabbeti başladı. Kadın kahkahalar atıyor, şef espiriler yapıyor, masadaki herkes laf yetiştiriyor. Sonra hikayelerini öğrendik zaten "Monsieur Chirac" aramızdaki buzları erittikten sonra. Buyrun bu tabak bize de getirdikleri adıyla: Monsieur Chirac

Monsieur Chirac

Annem bir ördek yedi... Güzel yerleri ve o kadar güzel olmayan yerleri vardı diye hatırlıyorum.

Ördek

Babamın ne yediğini konuşuyorduk Mustafa ile o "Bir sırttı ama ne sırtıydı?" dedi ki ben kuzu dedim, sonra o da "Kuzu tabi ki" dedi. "Kokusu burnuma geldi, nasıl kokuyordu".

Kuzu sırtı

Ve en vahşi halimle benim ne yediğime geldik. Daha önce de yedim ve bu seferkine kadar severdim de... Bu Bordo usulü pişirmeden mi kaynaklı yoksa benim et kotam hızla doluyor mu bilmiyorum. Deniz ürünü dışında önüme bütün hayvan gelmedikçe ne yediğimizi fark edemiyoruz, en azından ben öyleyim. Ve bu tabaktan sonra et yeme oranımda ciddi bir düşüş oldu. O günden beri de hızla azalıyor. Size detay anlatmayacağım, yalnızca hayatımdaki en kötü hislerden biriydi. Hayatımı değiştiren tabağın adı: Escargots à la Bordelaise.

Escargots à la Bordelaise

Artık ev sahiplerimizle kankalık durumumuzu ilerlettiğimize göre "Hocam buranın kirası kaç para?" "Döndürüyor mu sizi bu restoran?" "Nasıl? Para var mı bu işte, girelim mi biz de?" seviyesine gelmiştik. Bordo'da şef olan Monsieur Deloubes ve öğretmen olan Madame Deloubes 6 yıl önce büyük şehirde çıldırıp her şeylerini satıp bu şatoyu alıyorlar. (Aynı bizim hayatlar değil mi?) Ancak şarapçılık işinden hiç anlamadıkları için bağların bir kısmını satıyorlar, diğer kısmını da kiralıyorlar. Binayı otele çevirip içine de bir restoran açıyorlar. Hayatlarından gayet mutlu bahsediyorlar.

Bu parmak ısırtan hayat hikayesinden sonra tatlılara geçiyoruz. İki gerçek Fransız klasiği: Tarte Tatin. Sabahtan hazırlanmış oldukları belli olsa da oldukça lezzetlilerdi..

Tarte Tatin
Profiterol

Gecemizi bitirip masadan kalkarken aklımızda ve dilimizde tek bir soru vardı: acaba kahvaltıda ne var?

takıp edın 

  • Instagram Clean
  • w-facebook

baska ne var